-previously on mecidiyeköy-
“15.vi.2005, iş çıkışı - çantamda cüzdanımı ararken asansör durdu, kapı açıldı. zemine geldiğimizi sanıp çıkmaya hazırlanırken beyazlar giyinmiş hoş bir kız da içeri girmeye çalışıyordu bir yandan da "gerçi burası 1. kat ama" diyerek. "hadi yaa" dedim, geri çekilerek. karşılıklı gülüştük, "yerçekiminden anlamalıydım" demedim ukalalık olmasın diye. deseydim iyi olurdu, böylece esprili ve zeki biri olduğumu sanabilirdi. yaka kartına baktım 'gıda mühendisiymiş'. ismini aklımda tutmaya çalıştım. asansör zeminde durup kapısı açıldığında bana yol gösterdi gözleriyle 'çıkın' diye, ben de kibarlık yapıp 'önce siz buyurun lütfen' dedim, eksilerde inecekmiş 'yok ben daha ineceğim' dedi. gülüştük tekrar, ben çıktım öküz gibi bir şey demeden, arkamdan 'iyi günler' diye seslendi, ben de 'iyi günler' dedim her zamankinden yüksek bir ses tonuyla. ismini hatırlayamıyorum şimdi, iyice bakamamışım demek ki...
...cafe'nin girişinde genç bir çift birazdan vedalaşacakmış gibi sarılıp öpüşmeye başladı durup durup konuşarak. bu kalabalık yalnızlıkta yapılacak iş miydi şimdi bu? canım sıkıldı, başka yöne çevirdim kafamı, mini etek giymiş genç bir kızın bacaklarına takıldı gözüm. sol dizinin üzerinden kalçasına doğru çorabı kaçmıştı. bir ara karşıya geçecek gibi oldu, sonra vazgeçti, benim oturduğum cafenin kapısından içeri girdi. görüş alanıma girse yanına gidip estetik zevkimi bozmaya hakkı olmadığını, evden çıkarken çorabına dikkat etmesi gerektiğini, kaçan çoraplar için ruj, sakız kullanabileceğini ve daha pek çok şeyi söyleyecektim...
...cumartesileri çalışmıyorum dedi yanımdaki masada oturan kız yanındaki çocuğa... çocuk kızın elini avuçlarına alıp küçük bir öpücük kondurdu... kör bir adam elinde değneği ilerlemeye çalışıyor... görüntüyü dondurup kelleleri saymaya kalkarsam beş bin'i bulurum herhalde. en kötü ihtimalle iki bin'e kadar duraksamadan sayarım. bir kaçının düşüncelerini okumaya çalıştım: ne yemek yapsam? trafiğin amına koyim, şefin götüne. denilson fener'e gelir mi? bankadan para çeksem mi? şuraya otursam yarım saat. muhasebedeki kız motor herhalde, götürmek gerek. tiyatro'ya gitmeli. saç diplerim gelmiş. ayakkabıları boyatayım yarın... güneş batmak üzere, yanımdaki çiftin ayrılmasıyla birlikte romantizm'de cafe'yi terk etti, yerlerine iri kıyım üç herif geldi. ben de gitmeliyim artık”
beş yıl geçti aradan. o günkü hikayemizin kahramanlarına neler olmuş, bakalım;
beyazlar giyinmiş hoş kız sekiz ay sonra içerenköy'deki başka bir tablot şirketinde çalışmaya başladı, bir buçuk sene sonra doktor takviyesiyle gitmeye başladığı yüzme havuzunda kurbağalama yaparken biriyle tanıştı, çocukluğunda favori kahramanı kurbağacıktan prens olan kişi olduğu için arkadaşlıkları kısa sürede -şimdi adını anmak istemediğim- başka bir şeye dönüştü, evlendiler -they get married-, her akşam sevişiyorlar, seks yapıyorlar falan. tabi haliyle hemen fırlama bir çocukları oldu -they have a kid-, ikincisini de önümüzdeki nisan ayında bekliyorlar. kız olursa ismini nisan koyacaklar -april-. mış. cafenin girişindeki genç çift o günkü buluşmadan üç ay sonra artık görüşmemeye karar verdiler. daha doğrusu önce kız sudan bir bahaneyle çocuğun telefonlarına çıkmamaya başladı, kem küm etti, ıkındı, off ya yaptı, meşgule aldı falan. kızın inadı kırılınca da bu kez beyimiz inat etti. "sktir et lan rospuyu arramıyom tarragona" dedi sağda solda arkasından konuştu hatta, bakkala bile söyledi bakkalı niye karıştırıyorsa. zaten çocuk kızı kocaman memeleri yüzünden... neyse bunu bilmeseniz de olur. tüm bunların üstüne bir de çocuğun çalıştığı şubeden başka bir yere ataması çıkınca, öylece bitti. çocuk bugünlerde hala sap, kız ise baba tarafından uzak akrabası -distant relative- biriyle evlendirildi geçen yaz, ilk başlardaki mutsuzluğu şimdilerde alışkanlığa dönüşmek üzere. çorabı kaçan mini etekli kadından, o sonbahar o zamanki işine göre pek de iyi olmayan şartlarda ingiltere'den gelen iş teklifini kabul edip gittiğinden beri haber alamıyoruz. merak da ediyor değiliz hani, çok da skin, majesteleri düşünsün, artık olur olmadık kaçan çoraplarından kraliçe ikinci elizabeth ve prens albert sorumlu. denilson. denilson de oliviera araujo. adam fener'e gelmedi, bordo'ya gitti hayatının en büyük yanlışını yaptı bordo'da 31 maçta 3 gol attı. 31 maçta 3 gol atılır mı oğlum sen futbolcu adamsın. neyse sonra muhtelif kulüplerde futbolcu, muhasebe sorumlusu hatta kat otoparkı bekçisi dahil çeşitli pozisyonlarda çalıştı. denilson evli ve biraz çocukları vardır. denilson, ingilizce(orta) ve brezilyaca biliyor. muhasebedeki motor. motor değilmiş -karbüratörmüş haha espricik-, zaten onu içinden düşünen çocuk da sonradan "abi günahını almışız, biraz hafifmeşrep ama kızcağız senden benden namuslu" dedi. ne yalan söyleyeyim ben de bir an götüreyim diye düşünmedim değil, gerçi benim de kabahatim değil, libido diye bir şey var, doktorlar da hep söylüyor, haydar dümen de yazılarında bahsediyor, yeri geliyor düz duvara tırmandırıyor neyse iri kıyım üç heriften uzun süre haber alınamadıktan sonra ta ki bir iki yıl önce bir pazar sabahı kadıköy starbucks'ta romeo kılığında görüldüler. halisünasyon oldukları sanılıyor.
devam edecek...
07 Ekim, 2009
17.vi.2009 - half part two
by m. 0 yorum
29 Haziran, 2009
17.VI.2009 – part two
22:27 [mecidiyeköy bambi cafe] içeri girip görür görmez rahat edemeyeceğimi bildiğim herhangi bir masaya kuruluyorum. rahat edeceğimi bildiğim pencere kenarındakiler kapılmış çünkü. otobüste, uçakta, cafede, iskelede, vapurda pencere kenarı. –caddenin öbür tarafına kadar bile olsa- uzaklara bakma isteği. uzaklara neden bakarız, neden bakmalıyız artık biliyoruz.
/garson geliyor; afedersiniz beyefendi ama uzaklara bakma kalmamış, size şunlardan, bunlardan ve onlardan verebiliriz -bu durumda en son istiklal şubesindekini andıran bir dürümle yetinmek zorundayız-. peki madem, kaşarlı olsun, bir de limonata. garson gidiyor/
bir süre için kafamı yukarı kaldırıp tavana bakıyorum, ilginç birşeyler görmeyi umarak, bildiğin tavan lan, hiç ilginç değil, kafamı indirip uzak olmasa da bakacak başka hedeflere yöneliyorum. sağ çaprazımdaki masada yirmidörtlerinde hoş bir kadın oturuyor, kadına bakıyorum. tek başına. mutlu gibi görünüyor, ne de olsa pencere kenarına kurulmuş. uzaklara baktığı söylenemez, aslında gayet de yakına bakıyor, önündeki kağıtan bir şeyler okuyor, notlar alıyor, rakamlar falan. bir an kafasını kaldırıyor, yüzyüze geliyoruz. bu kez başımı çevirmiyorum, belli ki bela arıyorum -gerginim zaten-, biraz daha bakıyor, biraz daha bakıyorum, bakıyor, bakıyorum, bakıyor, bakıyorum. sonra ikimiz birden bu it dalaşını anlamsız buluyoruz, gözüm karşıdaki ekranda oynayan kurtlar vadisine kayıyor, kadın –the women mention about- önündeki notlara geri dönüyor.
-by the way- kaşarlı dürüm ve limonata gelmiş, yumuluyorum, yudumluyorum. istiklal’deki kadar olmasa da tadı, fena değil, artık sağa sola bakan hayvanlar gibi değil, yemekle terbiye olan hayvanlar gibiyim ##special effects: ham # hum # şapur # şupur## yemeğimi bitirmek üzereyken, o da ne, o da nesi sayın seyirciler; yirmi dörtlerindeki hanım kızımızın karşısına aynı yaşlarda kirli sakallı bir erkek -sen de falancan, ben diyeyim filancan- kuruluyor; canım, cicim, ah, youngstown, oh. görünüşe göre birilerinin menüsünde birileri var haha -yazardan, artık alışık olduğumuz alaylı gülümsemesi-.
önüme dönüp yemeğimin son kalıntılarını süpürürken, yamyam çiftimiz de kalkmaya niyetleniyor, -tırnak içinde- maceranın başında hoş olduğu sanılan kadına bakıyorum kalkarlarken, gözüm önce platform topuklu ayakkabılarına takılıyor, sonra geniş basenlerine, sonra aşk tutamaçlarına, sonra şekilsiz küpelerine, sonra biçimsiz saçlarına, sonra orasına, sonra burasına, sonra gözlerimi her kapatıp açtığımda listeme yeni uzuvlar, yeni maddeler ekleniyor. artık gözüme o kadar da hoş görünmüyor, zaten az sooooora da, artık görünmüyorlar.
hesabı ödeyip –yok bir de ödemeyecektim- bir süre daha oturup iki dükkan bitişikteki starbucks’a doğru yollanıyorum, hedefte bir miktar yalnızlığa meze yapılacak –muhtemelen güney amerika’nın bir ülkesinden- ucuz ve bol kepçe günün kahvesi var. az soooooora.
to be continued...
by m. 12 yorum
28 Haziran, 2009
17.VI.2009 – part one
21:49 [halaskargazi cadddesi üzerinde bir ofis] yorucu bir gün. aldığım parayı hakettim dediğim günlerden. böyle bir girişle başlayınca çok para alıyormuşum gibi. bol sıfırlı kontratlar falan. hayır efendim onbin lira maaş almıyorum, hatta yedibinbeşyüz lira bile almıyorum. bile deyince yedibinbeşyüz lira maaşı küçümsediğim düşünülebilir, düşünülmesin, zira günümüz şartlarında yedibinbeşyüz lira iyi para. sevdiceğinle izlanda’da bir ay tatil yapabilir, içinde pekin ördeğinden ren geyiğine onlarca hayvanat olan bir bahçesi kurabilir, iki tane şu pahalı ingiliz montlarından alabilirsin. neydi adı... hah burberry –börbıri diye okunur-. onlar halka –malolmuş- değil fil ve onların adı mont değil biliyorum. ördek’ten de hayvanat bahçesi mi olurmuş canım dediğinizi de duydum. en son ne zaman bir ördek görmüştünüz? efendim? onyedi yıl önce. evet, duymak istediğim buydu, bakın beyefendi qwerty sirkçilik olarak biz onyedi yıllık bir bekleyişi ayağınıza getiriyoruz zira buradan bakınca onyedi yıl daha beklermişsiniz gibime geliyor –alaylı bir gülümseme-.
zira kelimesini farkında olmadan çok kere kullandığımı farkettim, -yazarımız başını öne eğer- sanırım orta yaşlanıyorum –az önceki alaylı gülümseme yerini umutsuz bir surata bırakır-.
/orta yaşlandığını anlayan yazarımız ofisi kapatır, ortalama bir moral bozukluğuyla mecidiyeköy yönüne doğru akan insan kalabalığına karışır/
to be continued...
by m. 5 yorum
27 Haziran, 2009
a tribute to the curious case of benjamin button
this is a based on a true story. bana bir şans daha verilse ve çocukluğuma dönsem mesela oniki yaşıma –belki bilmezsiniz oniki yaşındayken çok küçüktüm- daha çok pazar konseri dinler, ardından başlayan siyah beyaz aslanlı kovboy filmlerini hayatta kaçırmaz, tenten’in, tommiks’in ve jules verne’in bütün serüvenlerini okur, bol bol ıspanak yer, kuru tandır ekmeğine sürülmüş salça yerken pazardan bu zamanın parasıyla ikibuçuk liraya alınmış üzerinde hugo boss ya da fila yazan tişörtümü kirletmez, sümüğümü tişörtümün sol koluna sümkürmez, annemi hiç ama hiç üzmezdim. o zamanlar kirlenmek güzel değil pisti çünkü çamaşırlar elde çitilenerek leğende yıkanır ve annemiz çok ama çok yorulurdu.
sonra biraz daha büyüdüğümde efendi bir çocuk olurdum. derslerime çalışıp sahiplerini -ve aslında hiç kimselerini- ısırmayan köpekleri ve kocaman arabaları ve geniş iki katlı bahçeli evleri olan amerikalı besili çocuklar gibi hep a –büyük harfle a- alırdım. basketbol ve amerikan futbolu devre aralarında ponpon kızların dansettiği koleji bitirir, arasıra –sometimes- tom kruz ve arkadaşları gibi arabamıza atlayıp meksika sınırına gider gençlik komedisi tadında maceralara atılırdık. ama tom kruzun yaptığı çok ayıptı öyle bacaklarının arasına çorap yerleştirmek falan yakalanırsın böyle mal gibi gümrük polisine. oğlm kime neyi kanıtlamaya çalışıyorsun?
sonra biraz daha büyüdüğümde kravat takmak ve takım elbise giymek ve her gün sinek kaydı traş olmak ve cumartesileri çalışmak zorunda olduğum bir işyerinde yedi sene geçirmez, o aslan yelesi saç modelini asla denemez, bana acı çektirecek kadınları muhallebiciye çağırmaya niyetlenmezdim.
film, once upon a time in america’ya nazire yaparcasına üç dakika boyunca çalan telefonun kahramanımızı en nihayetinde hatıralarından uyandırıp gerçek dünyaya döndürmesiyle devam eder.
cast:
tom kruz; f16 olarak da bilinen savaş uçağı pilotu oldu, başından 2-3 kötü evlilik geçirdi, tarikata girdi. şimdi evli ve bir çocuğu var.
gençlik komedisi: losin’ it. sorsan kimse hatırlamaz, internetten indirin izleyin.
mythart: efendi biri, orta yaşlanmakla meşgul. bekar, istanbul’da yaşıyor. hobileri; kitap okumak, klasik müzik dinlemek, street fighter II oynamak. bu satırları yazdığımızda lastfm’de yüzotuzsekiz, facebook’ta yüzellibeş arkadaşı vardı.
by m. 0 yorum
21 Haziran, 2009
one love four move
başlığa bakınız sevgili okur, ingilizcede kelime oyunu yaptım, bu bir ilk ve shekaspeare bu günleri görse güler miydi ağlar mıydı emin olamıyorum. neyse, o malum güne, pazar’a dönecek olursak; evden çıktığımda kararsızlığım had safhadaydı o yüzden önümden geçecek ilk otomobilin renginin kırmızı olup olmaması kurası çekmeye karar verdim –miştim-; kırmızıyla istikamet kemal’in yeri, diğerlerinden biriyle santralistanbul olacaktı. riskleri dağıtma hain planıma bakınca ayaklarım ve bedenim gitmek istemese de gönlümden santralistanbul’un çayırlarında uzanmak geçiyorduğunu anlamak çok zor değildi değil mi? nitekim hain planım saat yönünde tıkır tıkır işlemiş, altmış dakika içinde kendimi sağ koluma takılmış yeşilden bezden bir bileklikle festival alanında bulmuştum. geyik kısmını burada kesip sıra notları açıklamaya geliyor:
önce yasemin mori çıktı sahneye. elbisesinin sol ve sağ göğüs kısımlarından aşağıya doğru madalya’yı andıran takılarıyla albay yasemin’in geri kalan kıyafet tercihi de bir hayli yerindeydi. hayvanlar’daki çoğuna bayıldığımız şarkılarının arasına ilk kez duyacağımızı söylediği ve çok sevdiğini eklediği ‘kırmızı kurnaz tilki’ adındaki deneysel çalışmasını da ekledi. ilk kez duyduğumuz bu şarkının sözlerinin, kelime editörlerini ve fontları test etmek için ingilizcedeki 26 harfin en az bir kere kullanıldığı malum ‘the quick brown fox jumps over the lazy dog’ cümlesinden esinlendiğini açıklamazsa kanıtlarıyla ben ispatlayacağım {reha muhtar mode off]. albay yasemin, etkileyici sahnesi ve bir kaç espriyle süslediği, performansını ‘n’olur, n’olur n’olur / kendini bana ver’ yakarışıyla bitirdiğinde, üzerime alınarak tüm içtenliğimle karşılık verdim -miştim-; ‘verdim gitti’ .
sonra portecho’dan arkadaşlar geldi. zaman zaman elektronik tınılar duymak istediğimde plaklarını pikaba yerleştirip çeyrek tur döndürmek -metafor orhan- dışında kendileriyle pek sevişmişliğimiz yoktur. albay yasemin için harcadığım enerjiyi –yukarıdaki paragrafın kapanış cümlesinden sonra pek manidar oldu- performanslarını santralistanbul’un çimenlerine uzanarak dinlemeyi tercih ettim. daha çok, geniş bir bahçesi olan bir arkadaşın evine gitmişsiniz de, siz bir yandan mangal için etleri hazırlarken, ev sahibi olan arkadaşınız balkondan bir şeyler çalıyor. böyle bir benzetme yaptığım için umarım portechogillerden, diğerinden daha sinirli görünen sakallı arkadaş kızmaz.
bunu yazacağım için belki de utanmam gerekiyor ama söylemek zorundayım; starsailor’ı ve love is here'ı, tie up my hands'i, alcoholic'i ilk kez o gün dinledim, ne kendilerinden ne müziklerinden haberim vardı. ve henüz bilmeyenler için şunu rahatlıkla diyebilirim ki starsailor, şimdiye kadar dinlemediğiniz için pişman olacağınız bir müzik yapıyor. bir şarkıyı ilk kez dinlediğinde bir sonraki cümlenin ne olacağını bilmeden eşlik etmek isteği, sık görülen bir şey değil, sahne önündeki binlerce kişiyle eşlik etmek, etmeye çalışmak ise ayrı bir güzellik.
bir pazar gecesini daha evde, bir sonraki yeni iş haftası ve gününün tedirginliğini romantik komedi izleyerek geçirmek yerine kuzey avrupalılarla geçirdik, festivalin ve günün kapanışını röyksopp’la yaptık. ışık, efektler çok iyiydi, öyle ki bir ara kuzey avrupalılarla değil de uzaylılarla karşı karşıyayız sandık. gerçi karşımızda sigur ros, olafur arnalds, björk, güzeller güzeli emiliana torrini örnekleri dururken bu iskandinav insanlarının uzaydan geldiği ihtimali de çok uzakta değil –the truth is out there-. ama müzikal performansa gelince; son albümdeki havayı-junior- bir öncekine oranla –the understanding- benimseyemediğimizden, ve festivalde son albüme ağırlık vereceklerini bildiğimizden, performans pek tatmin edici olmasa da hayal kırıklığına uğramadık -beklentileri düşük tutmanın faydaları-. yine festival insanlarının genelinin düşük volümden şikayet ederek söylene söylene evlerinin yolunu tuttuklarını belirtmeliyiz. bir notumuz da anneli drecker ablaya. ertesi gün –festival alanında karşılaştığımız- sevgili colleagues’larla pazar gününün kritiğini yaparken içlerinden birinin söylediği cuk oturan benzetmeyi buraya taşıyarak yazımızı bitiriyoruz; “ya o abla neydi öyle zerrin özer gibi”.
by m. 1 yorum
20 Haziran, 2009
efes pilsen pazar gecesi konseri

pazar gecesine konser koyan zihniyete söylemek istediğim bir kaç şey var;
pazar geceleri parliament sinema kulübü içindir; -tango ve cash 349. kez, the shawshank redemption 1276. kez izlenir-
pazar geceleri aile bireylerinin küçükten büyüğe mavi bir leğende başlarının yıkanmasıyla ertesi gün okula pir u pak gönderilmesi içindir,
pazar geceleri, çalışan insanlar için ertesi günkü pazartesi sendromunu hatırlayarak tedirgin saatler geçirmek içindir,
pazar geceleri, tuttuğun takım yenildiğinde ertesi gün iş, okul arkadaşlarıyla yaşayacağın olası bir ‘nasıl geçirdik’ konuşmasından kaçınmanın yollarını bulmak içindir,
pazar geceleri elbise ütülemek için,
pazar geceleri evde geçirmek için,
pazar geceleri teselli niyetine raftan bir dvd çıkarıp izlemek içindir.
bunu daha belirgin vurgulamak için başka ne demeliyim bilmiyorum ama pazar geceleri konsere gitmek için değildir, pazar geceleri konsere gitmek için değildir, pazar geceleri konsere gitmek için değildir, pazar geceleri konsere gitmek için değildir, pazar geceleri konsere gitmek için değildir.
bilet bulabilirsek röyksopp özelinde efes pilsen one love second day izlenimlerimizle burada olacağız. pek yakında.
by m. 2 yorum
19 Haziran, 2009
iikka vehkalahti

araya üst solunum yolu enfeksiyonu girince, iikka vehlikahti’nın belgesel sinema konulu söyleşisi üzerine söylemek istediklerimiz de gecikti. enfeksiyonun beyin hücreleri üzerinde yarattığı tahribatlarla birlikte aradan geçen zaman, iikka’nın tavsiyelerini hatırlamak konusunda bizi zorlayacak ama yine de şansımızı zorlayacağız.
fotoğraftaki abi finlandiyanin yle televizyonu belgesel sorumlusu iikka vehkalahti. yaşına göre hayli dinç göstermesini tüm gün balık çorbası içip çok pişmiş somon yemesine bağlamak da –ortada bir yanlış anlaşılma varsa- bizim kabahatimiz değil.
öncelikle belgesel filmin ne olduğu ve ne olmadığıyla ilgili; documentarist kapsamında izlediğim belgesellerle başlayıp iikka’nin anlattıklarıyla devam eden bir kafa karışıklığı vardı. söyleşi sonunda benim de cevabını öğrenmek istediği sorulardan biriydi bu ve neyse ki diğer katılımcılardan biri benzer bir soruyu sorunca şahsen sormaktan kurtuldum;
dünün çocukları olarak gözlerimizi captain custo’nun calipso’suyla açmıştık, bugünün çocuklarıysa national geographic’in, digiturk’un ‘belgesel’ olarak da adlandırılan ‘şeyler’iyle; ‘fiyordların katil balinaları’yla, ‘büyük beyaz köpekbalıkları’yla açıyorlar. festival kapsamında gösterilen belgeselleri hatırlayınca; darwin’s nightmare, the heart of jenin, burma vj., love on delivery, carmen meets borat gibi. bunların kesinlikle aynı türde değerlendirilemeyeceğini düşünüyorsunuz.
“onlara belgesel diyeceksek bunlara ne demeliyiz” gibi bir şey sordu katılımcı, “ya da bunlar belgesel ise onlar nedir?”. iikka, zaman zaman kendisinin de bu tür ilgi çekici, bilgilendirici yapımlar izlediğini söyledi. piramitlerin yapım sürecinin anlatıldığı bir ‘şey’i ilgiyle ve bilgilenerek izlediğinden bahsetti. ama o da iki türün birbirinden çok farklı olduğunu belirtti.
bunun doğru cevap olup olmadığından emin değilim ama büyük beyaz köpekbalıklarının ya da çocuklarına avlanmayı öğreten ormanlar kralının ilginç maceralarının –burada ironi yok, şahsen ben de ilgiyle ve severek izliyorum- ‘reality show’ türünde değerlendirmek meraklılardaki kafa karışıklığını ortadan kaldırabilir.
iikka’nın söylediklerinde akılda kalan bir diğer konu da bir belgeselin ikinci cümlesinin olması gerektiğiyle ilgiliydi. ilk cümleyle koşut olarak devam eden ve izleyiciye sorular sorduran ikinci bir cümle olmalı gibi bir şey söylemişti. bir belgesel ‘beginner’ını bir üst aşamaya geçirecek olan her ne ise bu cümlede gizli ve bu aralar tam olarak ne demek istediğini anlamaya çalışıyorum.
google'ın ‘iikka vehkalahti’ arama talebimi ‘bunu mu demek istediniz? dikkat vehkalahti’ şeklinde önermesineyse sadece gülüyorum.
by m. 0 yorum
