23 Mart, 2009

ben buradayım sevgili okur sen neredesin acaba?

atay'ın günlüklerini okurken farkettim ki adam ben sen o biz siz onlar gibi. çok yalnız bir kere, belki cansever’in bir şiirindeki gibi bir kişi bile değil yalnızlıktan. üstelik yaşadığı süre boyunca eserlerinin sadece ilk baskısının yapıldığını, edebiyat çevrelerinde pek tanınmadığını hesaba kattığımızda henüz sanatının meyvelerini toplayamamış, toplayıp yalnızlığına meze edememiş bir adam.

sonra sinemayla alakası, izlediği filmlerde gördüğü londra’yı, iki katlı kırmızı otobüslerini -muhtemelen sevin ile özdeşleştirip- özlemesi, duygulanması pek şaşırttı beni, açıkçası bu denli yalnız bir adam beklemiyordum. zaten sıkıntı çekmeyen, zora, karasevdaya düşmeyen insan evladının oturup kafasını iki elinin arasına alıp düşünmesi, yazması, türkü çığırması olacak şey değil. ne derler bilirsin, mutlu insanların anlatacak hikayesi yoktur.

neyse, üşenmedim kendi parmakcağızlarımla atay’ın ilk iki günlük günlük performansını tuşladım sevgili okur, no copy, no paste, no hope, no harm, just carpe diem. enjoy.



25 Nisan 1970 - selim gibi günlük tutmaya başlayalım bakalım. sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. bu defteri bugün satın aldım. artık sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. "kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu" dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. canım insanlar! sonunda, bana, bunu da yaptınız.

26 nisan 1970 - bugün, blake edwards'ın -başoyuncu peter sellers- ‘the party’ adlı filmini gördüm. iyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. ilk defa bir komedinin beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm. böyle bir insan ne yapabilir? ya bütün hayatınca, kendinin ne olduğunu bildiği için hiç kıpırdamadan, tırnağını bile oynatmadan bir köşede oturur; ya da -peter sellers gibi- bir kere başlayınca tutamaz kendini artık. peki bu adam ne yapsın? benim yaptığım gibi, yıllarca yaşamasın mı? sonunda tabii, bir kız çıkıyor ve onun kalbini anlıyor. efendim? filmin bitişi böyle. benim hayatımın bir kısmı da böyle oldu. fakat filim gibi hayat bir yerde bitmiyor. filmin devamı, sevin'e anlattığım gibi oluyor. "suç ve ceza'da marmaledov*, sarhoşları heyecanlandıran bir cennet hikayesi anlatır ve sonunda hepsinin içeri alındığını, cennetin kapısında bekleyen marmeladov gibi serserilere de "gelin hergeleler siz de..." denir. sonra... sonra içeride hadise çıkarıyorlar, masaları devirip, aynaları kırıyorlar. cehaletten, görmemiş olmaktan tabi. tekrar dışarı atılıyorlar sonunda. sevin, "artık meseleni sanat haline getirdin" dedi. doğru ya, sanat eseri ile insan, yaşar mı bir insanla yaşadığı gibi. peter sellers'ı seyretselerdi, nasıl kendilerini tutamadıklarını anlarlardı. bir gülüş, bir tatlı söz onu baştan çıkarır; bir bakıma zararlıdır. o tatlı bakışın sahibi, sonra, içine düştüğü ümitsiz pişmanlıktan kurtaramaz onu. bu ağırlığı da kimse çekemez. sevin bile, 'ağırlık' kelimesini kullandığım zaman yadırgamadı. bilmedi ki ben her şeyi hem görüyor, hem de ümitsizce öyle olmadığının söylenmesini bekliyordum. şimdi yalnızlığımı ve çaresizliğimi daha iyi görüyorum. londra'ya gitmeden önce, bana dayanılmaz gelen acı ümitler içindeydim. bütün mesele bu imkansızlığı görmekse, ben onu hiç yaşamadan da biliyordum. bu imkansızlığın ötesine geçip, onu zorlamadan bir şeyler çıkarabilecek miyim? bilmiyorum. bunu, bana zaman gösterecek.

*marmaledov: dostoyevski'nin suç ve ceza'sında raskolnikov'un aşık olduğu sonya'nın alkolik babası.

3 yorum:

senay izne ayrildi dedi ki...

okuldaki kitabevinden çaldığım ilk kitap yıldız ecevit in 30 küsur milyonluk "oğuz atay" kitabı idi. sonra da tövbemi 97. kez çiğneyişimi kutlamıştım.

sothyz dedi ki...

onu bunu bırak, asteriksin açıklaması nerede?

mythart brokenheart dedi ki...

sevgili sotiz kızkardeş, yazarken gözden kaçırdığım asterisk'in açıklamasını derhal ekledim, uyarı için teşekkür eder, louie'nin yanaklarından öperim;)