29 Haziran, 2009

17.VI.2009 – part two

22:27 [mecidiyeköy bambi cafe] içeri girip görür görmez rahat edemeyeceğimi bildiğim herhangi bir masaya kuruluyorum. rahat edeceğimi bildiğim pencere kenarındakiler kapılmış çünkü. otobüste, uçakta, cafede, iskelede, vapurda pencere kenarı. –caddenin öbür tarafına kadar bile olsa- uzaklara bakma isteği. uzaklara neden bakarız, neden bakmalıyız artık biliyoruz.

/garson geliyor; afedersiniz beyefendi ama uzaklara bakma kalmamış, size şunlardan, bunlardan ve onlardan verebiliriz -bu durumda en son istiklal şubesindekini andıran bir dürümle yetinmek zorundayız-. peki madem, kaşarlı olsun, bir de limonata. garson gidiyor/

bir süre için kafamı yukarı kaldırıp tavana bakıyorum, ilginç birşeyler görmeyi umarak, bildiğin tavan lan, hiç ilginç değil, kafamı indirip uzak olmasa da bakacak başka hedeflere yöneliyorum. sağ çaprazımdaki masada yirmidörtlerinde hoş bir kadın oturuyor, kadına bakıyorum. tek başına. mutlu gibi görünüyor, ne de olsa pencere kenarına kurulmuş. uzaklara baktığı söylenemez, aslında gayet de yakına bakıyor, önündeki kağıtan bir şeyler okuyor, notlar alıyor, rakamlar falan. bir an kafasını kaldırıyor, yüzyüze geliyoruz. bu kez başımı çevirmiyorum, belli ki bela arıyorum -gerginim zaten-, biraz daha bakıyor, biraz daha bakıyorum, bakıyor, bakıyorum, bakıyor, bakıyorum. sonra ikimiz birden bu it dalaşını anlamsız buluyoruz, gözüm karşıdaki ekranda oynayan kurtlar vadisine kayıyor, kadın –the women mention about- önündeki notlara geri dönüyor.

-by the way- kaşarlı dürüm ve limonata gelmiş, yumuluyorum, yudumluyorum. istiklal’deki kadar olmasa da tadı, fena değil, artık sağa sola bakan hayvanlar gibi değil, yemekle terbiye olan hayvanlar gibiyim ##special effects: ham # hum # şapur # şupur## yemeğimi bitirmek üzereyken, o da ne, o da nesi sayın seyirciler; yirmi dörtlerindeki hanım kızımızın karşısına aynı yaşlarda kirli sakallı bir erkek -sen de falancan, ben diyeyim filancan- kuruluyor; canım, cicim, ah, youngstown, oh. görünüşe göre birilerinin menüsünde birileri var haha -yazardan, artık alışık olduğumuz alaylı gülümsemesi-.

önüme dönüp yemeğimin son kalıntılarını süpürürken, yamyam çiftimiz de kalkmaya niyetleniyor, -tırnak içinde- maceranın başında hoş olduğu sanılan kadına bakıyorum kalkarlarken, gözüm önce platform topuklu ayakkabılarına takılıyor, sonra geniş basenlerine, sonra aşk tutamaçlarına, sonra şekilsiz küpelerine, sonra biçimsiz saçlarına, sonra orasına, sonra burasına, sonra gözlerimi her kapatıp açtığımda listeme yeni uzuvlar, yeni maddeler ekleniyor. artık gözüme o kadar da hoş görünmüyor, zaten az sooooora da, artık görünmüyorlar.

hesabı ödeyip –yok bir de ödemeyecektim- bir süre daha oturup iki dükkan bitişikteki starbucks’a doğru yollanıyorum, hedefte bir miktar yalnızlığa meze yapılacak –muhtemelen güney amerika’nın bir ülkesinden- ucuz ve bol kepçe günün kahvesi var. az soooooora.

to be continued...

12 yorum:

hannelise dedi ki...

starbucks deyince tom hanks ve meg ryne nin bir filminde tom hanks "Bence Starbucks gibi yerlerin varolma nedeni ömründe bir tek karar bile veremeyen insanları bir fincan kahve içmek için birçok karar birden vermek zorunda bırakmaktır.Uzun,kısa,sütlü,sade,kafeinli,kafeinsiz,az yağlı,yağsız,vs.Böylece kim olduklarını ve hayattaki amaçlarını bilmeyen insanlar sadece bir kahve almakla kalmıyor aynı zamanda kendini tanımanın müthiş huzurunu duyuyorlar.."demişti..Aklıma geldi de..

dey dedi ki...

Bunlari oyle guzel yazdinizki hani hergun yazsaniz hergun artan bir istahla okuyacagiz gibi geldi bize.

Siz,biz,onlar uzaklara baktikca dimagimiz aciliyor, dey mi sayin yazar?

KudRa... dedi ki...

Bütün yazıdan platform topukları mı alsam, aşk tutamaçlarını mı alsam bilemedim. Aslında yanılsama anında göze güzel gelen kızı da alabilirim belki. Şimdi bir genellemeye doğru yol alırken basenlerimle kendime yer açmaya çalışan bir eda takınmak istiyorum: "Zaten hayat uzun süren yanılsamalar değil mi mirim?"

mythart dedi ki...

e.@ tom hanks, orman gump'tan beri favori oyuncularımdandır, repliklerini de pek beyenirim, alıntıladığın da cuk oturmuş. ama artık -karar vermekte zorlanıyorsan- tüm bunlara da gerek yok, kasiyerin arkasındaki duvarda asılı ürünlerden gözüne kestirdiğini söylemen yetiyor. ona bile zamanın yoksa 'günün kahvesi'. hayır, starbucks'tan komisyon almıyorum;)

y.@ geldin dey mi? geldin mi yoksa? bak yoksa geldin mi? kadıköy vs. ataköy kapışmalarının 3. ayağı ne zaman nerede olacak merakla bekliyorum -tayfanı da al gel demek istiyorum-. bu arada 453binde bir ihtimal bile olsa, olduğunu sandığım kişi değilsen çok ayıp etmiş olacağım.

p.@ platform topukları alma -sizin gibi zarif bir kadında sakil duracaktır-, aşk tutamaçlarını da, zaten basenlere inanmıyoruz. ama yanılsama anında göze hoş gelen kadını alabilirsin, kadıköy merkez camii avlusuna kocaman karton bir kutu içinde çaktırmadan bırakıp oradan işine gidersin.

dey again dedi ki...

HAHAHA..

(ağız dolusu gülme efffekti)

sanal bir ayıp ne kadar ayıp olabilir ki? dey mi?

bozmayın moralinizi..

Femme Noir dedi ki...

yalnız yemekten nefret ederim. geçen ispanya konsolosluğunun aptalca bürokrasisiyle mücadele ederken (vize almak için 1430 olmasını beklerken) 2 saatlik bekleme süremde metrositiye gittim. açlıktan ölüyordum ama yalnız yemekten öylesine nefret ediyorum ki biraz vitrin bakayım belki zaman geçer hem açlığımı unuturum dedim. ama açlığım beni unutmadı, keza çok vefalıdır. sonra gidip bir masaya oturdum, kenar masa mevhumu da yoktu üstelik, tüm masalar ortadaydı. etrafım takım elbiseli plaza insanlarıyla çevrilmişti, bense bir devlet memuruydum, habitatımdan çok uzakta yalnız yemek yiyordum. neyse en azından vizeyi alabildim. ha bir de güneş çarpmış o gün, bütün akşam midem bulandı. işte böyle..

mythart dedi ki...

yirmibir gram'da sean penn, kur yapmaya çalıştığı -o sırada yemeğini yalnız yemekte olan kadına- tek başına yemek yemenin mide -ya da başka bir şey- için zararlı olduğunu söylüyordu, doğru olabilir -sen daha iyi bilirsin-.

tek başına yemek yemeye niyetlendiğimde, garsonların ya da müşterilerden birinin 'pardon, biri gelmeyecekse alabilir miyim' diyerek karşımdaki sandalyeyi alması artık canımı sıkıyor -eskiden takmazdım-, bazen 'godot'u bekliyorum' diyorum, çoğu 'peki öyleyse, afedersiniz' deyip gidiyor -ben de arkalarından gülümsüyorum-, bazen de ne demek istediğimi anlıyorlar, karşılıklı gülümsüyoruz -sonra da karşımdaki sandalyeyi alıp gidiyor-.

bu arada, metrositinin ayrı bir havası var. oraya, o tür yerlere 100 kişi gidip yine de yalnız hissetmemek mümkün değil, atmosferinden mi, mimarisinden mi, ruh-suzluğ-undan mı? artık, bilemiyorum.

ira dedi ki...

o filmdeki yemek de mide bozucak türden değildi halbuki,küçücük tost ekmeğinin arasında salatalık yiyodu kadın.(işte dikkatli ve detaya önem veren film izleyicisi!)

pass dedi ki...

dey ben değilmişim m.
hayat garip :)

Beautyisdead dedi ki...

_godot'yu bekliyorum..
_peki öyleyse afedersiniz...

koptum, koptum:))

Beautyisdead dedi ki...

bir de şu yorum yazdıktan sonra, aşağıda kelime doğrulama çıkıyor ya, çok fena asabım bozuluyor bu işe, sarhoşken yorum yazmayalım diye mi koyuyorsunuz bunu efenim?

kelime doğrulama: teagusl (bu ne yahu:)

m. dedi ki...

@y. sen olmadığını sonradan öğrenmiştik ama kötü haber şu ki; birileri yokluğunu ve artık evinin kadını olmanı fırsat bilip tarzından esinlenmiş -günahını almayalım, belki de tesadüftür-. hayatbayat olduğu kadar hayatgarip.

@t. kelime doğrulama alkolik olsun olmasın anonimlere değil, spammerlara karşı. bundan hoşlanmayan tek kişi sen değilsin ve m. bunun üzerinde tekrar düşünecek.