BELGRAD
ilk gün.
“ışığı böyle ayarlaman çok hoş” dedi, kapıdan içeri girer girmez.
“evden çıkmadan önce ayarlamıştım” dedim, doğru tonu tutturduğumu düşünmenin o hafif, gereksiz gururuyla.
otobüs beklediğimizden bir saat önce gelmişti. o yüzden yoldan çevirdiğim ilk taksiyle belgrade bus station'a gittiğimde onu istasyonun önünde, valiziyle birlikte bekler buldum. haftalar süren o bekleyişin ardından, heyecanımı saklamaya çalışarak -pek de saklanacak gibi değildi- taksinin kapısını açıp ona doğru hızlıca yürüdüm.
sarıldım, sonra kendimi geri çekip elimdeki 10 turuncu, 1 kırmızı güllük buketi uzattım. “bunlar senin için” dedim. o anı kısa tutmalıydım. taksiyi bekletiyordum. valizini aldım, şoförün yardımıyla bagaja yerleştirdik ve geldiğimiz yoldan geri döndük.
takside ona attığım kaçamak bakışlarda ne düşündüğümü hatırladım. üç yıl önce bir seçim akşamı, sandıklar açılıp oylar sayılırken bir şekilde denk gelmiş, birkaç hafta sonra bir kahveci dükkanında ilk kez gerçekten yüz yüze gelmiştik.
“çok güzelsin ve fazla gençsin” demiştim. sonra ilk şaşkınlığı atlatabilmek için ne içeceğini sorup hızlıca siparişe kaçmıştım. baristaya, -içimden elbette- bana çarpan kamyonun plakasını alıp almadığını sormuştum, gülmüştü.
siparişlerle dönüp, hiç beceremediğim small talk sırasında bile, bakışlarımı, uzun zaman sonra ilk kez birinden kaçırıyordum. ilk kahve deytinden sonraki dönüş yolunda kafamın içinde ilhan irem'in “sen bir gökkuşağı kadar güzelsin, rengarenk, biraz sonra geçecek, biliyorum” şarkısı çalıyordu. bir gökkuşağı gibi yavaşça silineceğini ve kaybolacağını biliyor, yine de o güzelliği düşünmekten kendimi alamıyordum.
aradan üç yıl geçti. kahveler içildi, koşu deytleri yapıldı, bir şeyler söylenmedi, sonra bir gün, aniden, her şey söylendi. ama bir şeyler gerçekten söylendiği zaman mı olur, yoksa karşılık bulduğunda, gerçek hayata taşındığında mı? Işte bunu, bu odada, kendimizi kendiliğindenliğe bıraktığımızda, belki anlayacaktık.
işte o kadın şimdi burada. başka bir şehirde bile değil, başka bir ülkede, kanlı canlı karşımda.
“garip olacak,” demişti, “ilk kez bu kadar yakın olacak olmamız.”
içimden onu garip hissettirmemek için elimden geleni yapacağıma söz vermiştim.
buketi masaya bırakırken, ben de valizini elbise dolabının yanına yerleştirdim. işte oradaydık. sıkıca sarıldık. daha doğrusu ben sarıldım; bir sağdan, bir soldan.
“dur” dedim, “gülleri vazoya geri koyalım” ne de olsa sadece birkaç günlük ömürleri vardı. tam da bizim birkaç günlük, adını hala koyamadığım şey gibi.
havadaki, o ilk anların hafif mesafesini eritmek için “hadi,” dedim, “sana evimizi gezdireyim.” burası, gördüğün gibi salon. bitişiğinde mutfak ve balkon. “portakallı sigaramızı burada içeceğiz” dedim. “hayatında sigara içmeyen iki insanın uydurduğu bir ritüel gibi”. balkonu görünce heyecanlandı. “çok sevdim”, dedi. “çok hoş”. “gerçekten mi?” diye yanıtladım. daracık balkonu sevmesine şaşırmıştım. çok sonra orada paylaştığımız o birkaç nefeslik zamanı düşündüğümde hak vermiştim.
ve yatak odası. salondaki gibi tek bir ince, sarı ışık bırakmıştım, perdeler çekiliydi. odayı gösterirken içimden kısa bir sıcaklık ve hafif bir heyecan dalgası geçti; utangaçtı, kısa sürdü ama yeterince gerçekti.
ve son olarak banyo, tuvalet.
salona geri döndük.
kanepeye oturduk. “söyle bakalım” dedim, “ilk ne yapmak istersin?”
“kahve ve sigara” dedi.
...


No comments:
Post a Comment